Siimurg tarafından yazılmış tüm yazılar

Rüzgar

Bazı akşamlar oluyor yaza özenen. Güneş hiç istifini bozmamışta önüne yıldız desenli siyah bir perde çekilmiş gibi. Aydınlık geceler oluyor sokak lambalarına ihtiyaç olmayan. Saat kaç olursa olsun yalnız kalmayan yollar oluyor. Mahkumların parmaklıkları yok oluyor o gecelerde. Özgürlüğün esintisi geçiyor insanoğlunun üstünden. Zihnim berraklaşır oluyor böyle zamanlarda. Hiç bir şeyin keyifbozamadığı bu gecelerde bir sen oluyorsun aklımda işte. Keyifleniyorum. Yitirdiğim umutlarımı pelerin yapıyorum peşimden gelsinler diye. Sırtlanıyorum seni. Senle yürüyorum baş koyduğum yolda. Seninle yaşıyorum her anımı. Önceden sevdiğim yağmurlardan kaçar oluyorum sen sevmiyorsun diye. Nefesimi seninle dolduruyorum böyle gecelerde. Seni çekiyorum içime. Akciğerlerimi dolduruyor esintin. Her hücrem yeniliyor kendini. Gençleşiyorum. Küçük bedenim daha küçülüyor. Küçük bir kız çocuğu oluyor avuçları senin bir parmağını kavrayacak kadar küçük olan bir kız çocuğu. İçimdeki beni dışa vuruyor sen. Hayat çok engebeli. Ama seninle sadece pembe bir pamuk şekerle kandırılabilinecek kadar basit. Tek derdin pamuk şekerin mavi değil pembe olmasını dert ettirecek kadar basit bir hayat. Çünkü pamuk şekerler pembe olur. 🙂
Rüzgar. Hep es üstüme. Es ki kaybetmeyeyim çocukluğumu.

Share

Hayal-et

Kilometrelerce mesafenin engel olamadığı bir yakınlık hissediyordu içinde ona karşı. Kollarını olabildiğince gerip kendi etrafında döndüğünde kapladığı alanın dışına çıkmayan bir yakınlık. Asla erişemeyecek olmanın vermiş olduğu kabulleniş, artık ona ait olan herşeyi aslında o yapar olmuştu. Okumasını istediği kitaplarda göz gezdirdiği her satırda onun okurken neler düşündüğünü merak ediyordu. Sırf onu sarıp sarmalayan hayali benliği uçup gitmesin diye güneşin huzurunda kalabalığın tam ortasında yalnızlığını çekmiş gezerken onun mırıldandığı şarkıları dinleyip galeyana geldiği zayıf düşüncelerinden kurtuluyordu. Ona çok kızdığına ya da kırıldığında aradaki mesafeler yetmiyormuş gibi kat be kat artan boşluklar kaplıyordu içini. Böyle zamanlarda dahi içini dökemediği ondan asla uzaklaşmıyor, dolabından özenle çıkardığı ona ait olan paçavrayı üstüne geçiriyordu. Bu bir çeşit sevginin dışavurumuydu içten içe. Yalın kalmış ironik bir paylaşımdı.

Share

Kimse bilmiyordu

Islak saçlarına aldırış etmeden gecenin soğuna atmıştı kendini. Tüylerini ürperten soğuk her tenine değdiğinde içine dolan her hava parçası rahatlatıyordu adeta içini. Başını sola çevirdiği anda sokak lambasının aydınlattığı sonbaharın izlerini taşıyan birkaç yapraklı koca ağaç bir yaprağını daha çıkarmıştı üstünden. Alt tarafı bir yaprak düşmüştü yere. Ama öyle değildi onun için. Kendini boşluğa bırakan , önce sağa sonra sola derken yavaşça yere düşen yaprak bir yapraktan çok onun hayalleri gibiydi. Beklentileri , yaşadıkları , başına gelenler bir bir kopuyordu bedeninden. Sabah olacak bir belediye çalışanı gelecek ve süpürecekti hayallerini. Bir daha asla dalına , ait olduğu yere dönmeyecekti o yaprak. Ortada işe heyecan katan, onu hayata katan bir şeyler vardı. Evet yaprak koptuğu yerde değildi artık ama gün gelecek, dal filizlenecek bambaşka daha genç bir yaprak bulacaktı kendini oralarda bir yerlerde. Kopan kaybolan hayalin yerini güneşin önderliğinde başka hayaller alacaktı. Anahtar havadaydı. Kendini canlı hissettikce her şey geçecekti. Düşündükce böyle içi ısınıyordu. Başkalarına savurduğu o fiyakalı nasihatlar kendine böyle gecelerde işliyordu ancak. Hepsinden öte tutunduğu ağacın gövdesi kuvvetliydi onun. O onu seviyordu. Bağlı olduğu maneviyat köklerini sağlamlaştırıyordu. Dili döndüğünce yama yaptığı yaralarını temizliyordu işte. Seviyordu. Doğru adamı seviyordu. Bu ona yetmeliydi. Kimse bilmiyordu ama yetiyordu.

Share

Katıyorum tozu dumana

Hiçbir şey beni böyle sarsmıyor bir senin gibi. Dalgasında boğulduğum bu okyanusun, altında ezildiğim bu taşın, sırılsıklam olduğum bu yağmurun adı özlem. Erişemediğim mesafelerine sövdüğüm bu hayalin içinde kavrulup gidiyorum kendi yağımda. Gözlerimden dökülen her özlem parçası üstüne yeminlerim. Şu lanet hayata karşı tek kozum rüzgarım. Estiğinde tüylerimi ürperten, ayaklarımı yerden kesen rüzgarım sardıkça bedenimi bir nedenim oluyor hayata karşı. Duyguların en sertine maruz kalmış bu müptelayi aşk bekliyor çaresizce. Bir zehir gibi içe içe işleyen bu zat-ı muhterem bedenimi ele geçireduruyorken usulca.

Ne büyük hadisedir aşk!

Devran döndükçe, gelincikler saçıldıkça yol kenarlarına seveceğim. Nice zamandır hayalini kurduğu oyuncağa sahip olan çocuk misali seveceğim. Ah yar! Her uzvumda ayrı iz bırakan sevgili… Kimseciklerin görmediğini gören o gözlerine teslim olduğum, tanrı şahidim maddeden göç etti bu ben. Buralardayım ama değilim. Kaybolduğum senden almasınlar beni…

Share

Viran yalnızlık


Ne meret şey şu uykularımdaki yakamı bırakmayan huzursuzluk. Nicedir bırakmıyor peşimi.Maddeyle ruh arası.İtiraf etmem gerek ki kronik bir hüznüm var. Varlığımın ilanından bu yana asla peşimi bırakmayan, bırakamadığım, bırakmak istemediğim, iliklerime kadar işlemiş bir hüznüm var.Sanatıma, düşüncelerime, tutkularıma şekil veren bir şeyler var oralarda.Viran yalnızlığımın ortasında demleniyor kendi halinde kendimi bildim bileli.Kâh kulaklığıma kâh kitaplarıma sığdırıp gizli kapaklı istanbul sokaklarında gezintiye çıkardım onu bunca zamandır.Bir bar masasının ortasına fırlattım yudumladıktan sonra.Belki eksilirdi, giderdi benden parça parça.Gitmedi.Eksilmedi…

İstemiyordum belkide üzerimden silkip atmayı içten içe.Hiç yabancı kaçmamışı zaten yanıma.Sadece alışılagelmiş herşeyden uzak şeyleri benisememek gibi bir huyum vardı.Hepsi buydu.Akmasına izin verdim yerini,zamanını hiç bir zaman hatırlayamayacağım bir gün. Farkettim ki hüznüm bendim. Beni ben yapan yegâne şey oradaydı.Tam karşımda değil. İçimdeydi. Ruhuma bu varoluşların içinde can veren hüznümdü. Göz pınarlarımda, dudak kenarlarımda saklanıyordu.

Benliğimi hedef alarak yaptığım atış talimlerinden vazgeçtim.Elimi tetikten çektim. Kabullendim artık.Ben kronik bir hüznü olan küçük kız çocuğu.Ben kendine yolculuk yapmak için kanat çırpan hüzünlü Simurg.

Low-Lullaby

Share

Kuytu

Ellerim titriyor.

Söylenecek çok söz var.

Susuyorum.

Küfrün bini bir para halbuki içimde.

Düşünceler içinde kalabalık adımlar atıyorum rüzgarı yararak. Sırtlandığım onca düşünce yüzünden kamburum, kendimi bildiğimi sandığımdan beri. Çoğu akşam sırtımı yasladığım o bankta tartıyorum yine doğruyu yanlışı. Düzene oturtamadığım onca oluşum içinde berrak sularda yüzemiyorum her zamanki gibi. Baş ağrılarım, göz kapaklarımı ağırlaştırıyor yavaş yavaş.

Tanrı tükürüyor yüzüme bir yandan. Islanıyorum. İnancımdan geriye kalanlar hayallerimi kıran düşüncelerden ibaret olsa gerek. Yoksa Tanrıyı ağlatırdı parmak uçlarım. Mecalim yok gibi.

Yüzlerce olgu arasında söze dökülen onlarca cümle bir kere bile kesinlik ifade edemezken konuşmak istemiyorum. 2+2′ nin bile 4 etmediğini bilerek nasıl konuşabilirim. “anladım ki” ile başlayan ders almalı cümlelerimin gerçeklik paylarını hesaba katmadan benimsememin ardından başka bir durumda elime verilen doğrularım, karşımda duran yanlışlarımla daha fazla nasıl konuşabilirim ki?

Hah! Şimdi de kızıyorum kendime. Ayrıntılar arasında yanlışı bulup düzeltmeye çalışarak beynimi kemiren fareleri daha da acıktırıyorum sadece. Kasma.

Gidip geliyorum böyle. Aynı düzlemde her gün yol katediyorum böyle. Başta adım adım, daha sonra sürünerek…

Neden bu kadar zorluyorum?

Neden hayatımı dibi tutana kadar ısıtıp, dibi tutan tenceremi kazıyorum?

17 Aralık 2015

iç sesime tıkla

Share

Ellerim titriyor.

Söylenecek çok söz var.
Susuyorum.
Küfrün bini bir para halbuki içimde.
Düşünceler içinde kalabalık adımlar atıyorum rüzgarı yararak. Sırtlandığım onca düşünce yüzünden kamburum, kendimi bildiğimi sandığımdan beri. Çoğu akşam sırtımı yasladığım o bankta tartıyorum yine doğruyu yanlışı. Düzene oturtamadığım onca oluşum içinde berrak sularda yüzemiyorum her zamanki gibi. Baş ağrılarım, göz kapaklarımı ağırlaştırıyor yavaş yavaş.
Tanrı tükürüyor yüzüme bir yandan. Islanıyorum. İnancımdan geriye kalanlar hayallerimi kıran düşüncelerden ibaret olsa gerek. Yoksa Tanrıyı ağlatırdı parmak uçlarım. Mecalim yok gibi.
Yüzlerce olgu arasında söze dökülen onlarca cümle bir kere bile kesinlik ifade edemezken konuşmak istemiyorum. 2+2′ nin bile 4 etmediğini bilerek nasıl konuşabilirim. “anladım ki” ile başlayan ders almalı cümlelerimin gerçeklik paylarını hesaba katmadan benimsememin ardından başka bir durumda elime verilen doğrularım, karşımda duran yanlışlarımla daha fazla nasıl konuşabilirim ki?
Hah! Şimdi de kızıyorum kendime. Ayrıntılar arasında yanlışı bulup düzeltmeye çalışarak beynimi kemiren fareleri daha da acıktırıyorum sadece. Kasma.
Gidip geliyorum böyle. Aynı düzlemde her gün yol katediyorum böyle. Başta adım adım, daha sonra sürünerek…
Neden bu kadar zorluyorum?
Neden hayatımı dibi tutana kadar ısıtıp, dibi tutan tenceremi kazıyorum?
 17 Aralık 2015
https://www.youtube.com/watch?v=uwT2kmral3A
Share

Her ne ise

Doğru hayatın neresinde? Önünü göremeden elindekinin değerini nasıl hesaplarki insan?inancını ortaya koyduğun, olduğunu sandığın yer ne kadar senin?etraf sisli bile değil.karanlık. Elindekini bitirip bir ötekine geçtiğinde gördüğün kim karşındaki?dilinin bağının çözüldüğü gecede gerçekten kaç söz ağzından sen olarak çıkıyor? En çok o gecelerde kendin gibi hissediyorsun değil mi kendini… Peki ya sabahı?akşamında topladığın tüm o yanlışların sabah da seninle mi?biliyorum, değil.kendini ararken sen , güneş her doğduğunda karşına bir o kadar daha karmaşa çıkarıyor yine. Her gün. Geçen her lanet olası gün. Senin istediğin tek bir şey varken o sana bir tek onu vermiyor.ve geriye tek kalan yine kendini bulamayan sen oluyorsun. Merak ediyorum. Hala merak ediyorum ne zaman güneş senin için doğacak o sabah. Somut her şey bütün cıvıklığıyla zamanını çalarken bir gece tutuyor elinden bütün soyutluğuyla. Seni tüm bunlara rağmen ayakta tutan şey her ne ise …

Her neyse hiç bir anlamı yok.

Angel take me far away!!

(anathema – angelica)

(judas priest – angel)

Share