1 Eylül

Çok yorgunum eve girişimi bile hatırlamıyorum, nadirdir kafayı koyduğum an uyumuşum.

Gözümü açıyorum. Saate bakmak için elim telefona gidiyor. Yüzüme çarpan 1 Eylül’ü görüyorum moralim bozuluyor. Yataktan kalkmamla elim sigaraya uzanıyor. Yakıyorum bir tane oturuyorum sandalyeye bitene kadar. Karanlıkta bir tek sokak lambasının hafif ışığı vuruyor hafiften odama, onun eşliğinde düşünüyorum. Yardım edecek gibi bir hali yok o ışığın da önünü aydınlatsa kâfi. Evde durasım yok daralıyorum. Duvarlar üstüme geliyor derler ya benimkiler küfredip çekiliyorlar köşelerine. Bir şey diyecek yüz bulamıyorum haklarını verip daha fazla uğraşmıyorum. Kafama küçük bir fikir çalınıyor. Müzikten başka bir şeyim yok zaten elimde. Kulaklığımı takıp düşeyim diyorum yola her zamanki gibi, sonu nereye giderse. Ama bu sefer öncekilerden farklı olarak yoluma şarkılar karar versin diyorum. Anlamına bakmaksızın şarkı sözünde left geçtiğinde ilk sola, right geçtiğinde ilk sağa döneyim gerisinde de dümdüz devam. Bu arada bitiyor sigaram onu da küllükte son yolculuğuna uğurlayıp kalkıyorum sandalyeden. En sevdiğim tshirtümü arıyor gözlerim, bulamıyorum canım daha da sıkılıyor. Geçiriyorum üstüme bir şeyler takıyorum çantayı atıyorum kendimi dışarı.

Takıyorum kulaklığı, açıyorum spotifyı, basıyorum karışık çala ve başlıyor yolculuk. Benden iyisi yok şimdilik ama hava biraz serin onun da bana pek bir etkisi yok. Baya bir süre dümdüz ilerliyorum. Henüz anahtar kelimelerimden birine rastlamış değilim şarkılarda. Hile yapasım var ama bir tarafım durduruyor. Neyse sabır mutlaka gelecek o işaret. Köprüye ulaşıyor yolum mecburen çıkıyorum köprünün üstüne. Çok geçmeden ilk yön levham beliriyor.

Open up your eyes
There’s nothing on my body left to see
I tried a thousand times
I tried to say “I love you,” but you didn’t hear me

Dönüyorum ilk sola bu işaretle. Sanki eskiden buralar böyle değildi diye düşünüyorum ve değişiyor birden her şey ben ne olduğunu anlayamadan. Amacımdan şaşmadan devam ediyorum. Şarkılar ardı ardına çalıyor. Yeri geliyor hızlanıyorum yeri geliyor duracak kadar yavaş. Adımlarıma da ritimler karar veriyor şarkılarda yaşıyorum. Alışkanlığıma yürürken de devam ediyorum. Dinlediğim şarkılara kafamda hikayelerine göre klip çekip başrolde de kendimi oynatıyorum. Kendimi nasıl kaptırdıysam yolu ortalamışım korna sesiyle irkiliyorum biraz önce yaktığım sigaram kayıp düşüyor elimden. Kaldırıma atıyorum kendimi tekrardan. Işıklara geliyorum gece yarısı uygulamasından dolayı ışıklar yanıp sönüyor herkese, kontrollü geçiş yani. Kontrol etmeden geçiyorum karşıya. Nerde olduğumun farkında değilim artık. Yıllardır geçtiğim yollar bir gecede değişmiş gibi. Bir parka giriyorum istemsizce. Gecenin bu saatinde yüreklerin en güzelini yemişim. Yürüyorum bankların arasından karanlığa doğru. Çok sevdiğim şarkılardan birine geliyor sıra. Is the company stalling? We had what we wanted: your eyes diye başlıyor ve devam ediyor. Biliyorum bu şarkıda da dönüş yok düz devam. En güzel yerinde bir ses duyuyorum sanki dışardan ama o kadar kaptırmışım ki sikimde değil. Birkaç defa daha tekrarlanıyor aynı ses. Dönüp bakmak istemiyorum korkudan. Ses yakınlaşır gibi hissedince bakmak zorunda kalıyorum. Dayının biri bir elinde tuborg goldu diğer eliyle de bana el kol hareketi yapıp yanına çağırıyor. Rahat bırak be amınevladı diyemediğim için gidiyorum yanına. Bu saatte ne işin var burada bakışı atıyor ve otur bakalım diyor. El mahkum oturuyorum. Birkaç ufak sorulardan ve muhabbetten sonra başlıyor anlatmaya. Dinleyecek halde değilim umursamıyorum. Bir yandan da ayağının yanındaki siyah poşetten bir tuborg daha çıkartıp uzatıyor bana. Tuborgdan aşağı da içmez pezevenk diyip içimden alıyorum tabi beleş alkol iyidir kan yapar. Eyvallah diyip dinliyormuş gibi yapmaya devam ediyorum. Bir on dakika sonrasında gecen güzel olsun diyip kalkıyorum yanından. Biraz sonra parktan çıkıyorum ve ikinci işaretim geliyor.

Good down, I’m for long
Got my word to be someone
Good down, that’s alright
All I want is to be left alone

Tekrar dönüyorum sola. Şehir sanki terkedilmiş gibi sokaklar boş, araba desen 5-10 dakikada bir belki geçiyor. Saatler geçmiş evden çıkalı ama farkında değilim aklım yeterince oyalıyor beni. Telefonun şarjını kontrol ediyorum idare eder derecede. Hafif bir yorgunluk var ama durasım yok. Yürüdükçe düşünüyor, düşündükçe dağılıyor kafam. Yaklaşık bir yarım saat yürüyüşten sonra şaşırtıcı şekilde yeni sinyalimi alıyorum.

Don’t you know you got my eyes
I’ll make you fly
You’ll be happy all the time
I know you can make it right

Gecenin ilk sağa dönüşünü gerçekleştiriyorum. Bu sefer farklı olacakmış gibi hissediyorum. Yol daha bir geniş geliyor gözüme ama şehir sakinliğini koruyor. Çocukluktan kalma huyuma takılıyorum ve kaldırımdaki çizgilere basmadan yürümeye çalışıyorum. Kısa bir süre sonra işkence gibi geliyor bilerek çizgiye basıp kaybediyorum oyunu. Cebimden sigara paketini çıkarıp açıyorum, kalan son iki dal sigarayla göz göze geliyoruz. Çıkarıp yakıyorum birini. Sonuncuyu da dayanabildiğim kadar dayanırım diye acil durum sigarası olarak paketle birlikte atıyorum çantaya. Zaten gün ağarmasına çok kalmamış ilk otobüsle dönerim eve diye düşünüyorum. Tam birinin altındayken sokak lambalarının kapanmasına şahit oluyorum. Hava hafiften aydınlanmaya başlıyor. Sabahın ayazı vuruyor bedenime dayanamayıp çantamdan çıkardığım poları giyiyorum. Biraz ilerledikten sonra talimatımı duyuyorum.

So I hope you’re listening right now
Cause I can barely hold my tongue
The shit we do could warm the sun

Dönüyorum sağa. Birkaç kişinin işe gitmek için arabaya binişini görüyorum. Sıkıntıdan adımlarımı saymaya başlıyorum. Biraz yürüdükten sonra kafamı kaldırıyorum. O kadar belirsizleşen yollardan sonra tanıdık bir mahalle, tanıdık bir ev.

Gözümü açıyorum. Saate bakmak için elim telefona gidiyor. Yüzüme çarpan 1 Eylül’ü görüyorum moralim bozuluyor. Hiçbir şey yapamıyorum.

Blue used to be my favorite color. Now I ain’t got no choice. Blue matter.

Share

Bir cevap yazın